Çevrimiçi Kullanıcılar

· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1

· Çevrimiçi Üyeler: 0

· Toplam Üye Sayısı: 64
· En Yeni Üye: nilay

En Son Makaleler

Üye Girişi

Kullanıcı Adı

Parola



Henüz Üye Değil Misiniz?
Buraya Tıklayarak Üye Olabilirsiniz.

Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın

SULTANI HAKİKAT(BİRİNCİ BÖLÜM)


SULTANI HAKİKAT(BİRİNCİ BÖLÜM)



"Kendini bilmek"; her devirde, her kültürde ve her inançta bir hayat felsefesidir. Yaşamanın amacıdır.
Bu iki basit kelimenin derinliklerinde yel aldıkça, bunun sonunun gelmeyeceği, giderek berraklaşan bir bilinçle anlaşılmakladır.
Sultanî -Hakikat yolcusu, aşkla ve azimle yel alırken; her diken batışında şükür gözyaşları dökerek büyüttüğü güllerin sevgisini ve kokusunu, kendisinin ya da her şeyin tüm zerrelerine sindirir.
Tüm evrende aşkın soluğu eser...


İlhami Adil AYTAÇ




BAŞLARKEN..




Sultanî Hakikat, tasavvufun derinliklerinde, hareket enerjisini ilâhî aşktan; aydınlığını ilâhî nurdan alan ve âlemleri kuşatıp aşan bir seyr harekâtıdır. Bu çok yüksek hâl aslında, dilin imkânları dâhilinde kalınmak zorunluluğu içerisinde vücut bulmuş bu eserde anlatılmış olanın pek çok fevkindedir, Bu hâli (hâlleri) yaşamak ta, anlatmak ta hâl ehlinin işidir. Bir velî, bir üstâd işidir.
Sultanî Hakîkat bilgilerinin şahidi ve aktarıcısı, Üstâd Muzaffer Kınalı'dır. Üstâd, burada yaşanmış olan hâllerin ve bu hâllerden yansıyan bilgilerin beşerî bir şahsiyete maledilemiyeceğini, hakîkat ve hâl bilgisinin sahibinin Sultan'ın bizzat kendisi olduğunu söylemektedir. Kişi ise bundan tekâmülü kadar, nasîbi kadar alacaktır. Ona bu yolda bir sınır, bir son da yoktur. Âlemle ve herşeyle birleştiği, bütünleştiği ve vahdet-i kusûd hâline eriştiğinde ise artık tüm varlığına ilâhi irade hakim olmuştur. Şahsî fikir ve şahsî irade ile birlikte, ikilik te ortadan kalkmıştır. Bu hâl içinde yaşadıkları, gördükleri ve bildikleri artık ona değil, mutlak varlığa aittir. Bu durumun, kitabımızın niçin bir yazara, bir beşerî şahsiyete mal edilmemiş olduğunu açıkladığı kanısındayız.
Bununla birlikte, eser hakkında bir Ölçüde de olsa açıklayıcı bilgi almak amacıyla Üstad Muzaffer Kınalı ile kısa bir söyleşi yaptık. Okurlarımıza sunuyoruz.



Soru: 'Sultanî Hakîkat' kitabımızda tasavvufun boyutlarını ve hâllerini görüyoruz. Vahdet-el vücut kavramına, hâline ise oldukça sıcak ve canlı bir yaklaşım var. Sizden, 'tasavvuf ve 'hâl ehli' olmak kavramları hakkında genel bir değerlendirme rica ediyoruz.

Üstad Muzaffer KINALI: Tasavvuf, kapsamı sonsuza doğru açılan bir kavramdır. Onun için tasavvufu birçok plânda ele almak gerekir. İslâm tasavvufu ilk plânda, İslâm öğretisiyle, İslâm âdabı ve yaşama biçimiyle ve nihayet İslâm tefekkürünün derinlikleriyle ilgili bir kavramdır. Bunun ötesinde tasavvuf; sâlik'in seyr-u sülûk'u demektir. Tasavvuf kal ilmini yâni beş duyuya bağlı zihinsel düşünceyi ve zahirî bilgileri aşıp, hâl ilmine yâni bâtını mânâ bilgilerine ulaşması ve bunları bizzat yaşamasıdır. En nihayet tasavvuf varlığın mü-kevvenâtı (mevcut olan herşeyi) doldurup, kuşattıktan sonra Hakk'a ulaşarak onda yok olması (fenâfillâh) ve Hakk'ta var olması (bekâbillâh) hâllerinde olmak demektir.
Tasavvuftan bahsedebilmek, onu anlayabilmek için öncelikle bu iklimleri ve kademeleri kendi içinde değerlendirmek, idrakına varmak ve yaşamak gereklidir. Esasen tasavvufu tüm boyutlarıyla söze döküp anlatmak mümkün değildir. Eğer konuşmadaki sözcüklerin; yazıdaki kelimelerin ardındaki kalbî sezgiyi, mânâya götüren ilhamı yakalayamazsak, tasavvuf bilincimiz 'kâl ile sınırlı kalmaya mahkûm olur. Çünkü tasavvufun özü 'hâl'dir. Hâlde ise konuşma yoktur. Tasavvufu yaşamak, anlatmanın bittiği yerde başlar.


Hâl ehli olmak kavramı ise yine kısmen anlatılabilir. Örneğin hiç bal yememiş bir insana balı anlatmaya çalışabilirsin. Fakat balı yemiş olan bir insandaki doygun bir bilirlik halini sağlayamazsın. Nasıl anlatacaksın? Örneğin diyeceksin ki, pekmez gibi tatlıdır ama pekmez değildir: özü çiçekten alınır ama çiçek değildir gibi... Hâl ehli olmak, bir pişme sürecini ve izlenecek çetin bir yolun yolcusu olmayı gerektirir. (Sâlik) Tasavvuf üzre olan birçok tarikat, yüzyıllardır sâliklerine nefs mertebelerini ve bunları tezkiye (temizleme, tasfiye) yöntemlerini öğretme ve uygulatma çabası içindedirler. Mürşid ehil ve kâmil bir zat olur. sâlik de imanlı, kararlı olup takva ve teslimiyette samimî ve kusursuz olursa, yol yürünür ve hedefe ulaşılır. Sâlikin hedefi, Kâmil İnsan olmaktır.


Nefs mertebeleri geçildikçe, sâlik kendisini ve eşyayı aşar. O zaman içindeki 'ben'e, içindeki Sultan'a ulaşır. İçindeki Sultan'la bir olup özdeşleştiği zaman ise, o insan tüm mevcudiyeti doldurur. Baktığı her şeyde ve zerrede kendisini görür, her yerde kendisini bulur. Bu iş kademe kademe oluşur. Önce çevresini ve dünyayı kuşatır, sonra da alabildiğine genişler. Bu genişleme içine giren tüm alanı ve eşyayı doldurur. Bunun nasıl olduğunu, nasıl yaptığını da bilemez. Hani Yûnus'un

Ol bir ile bir olan
Cümle âleme dolan
Öyle Sultan’lık bulan
Kulluk kılası değil


dediği gibi bir hâlde bulur kendini.
Bakar ki herkes kendisi, her şey kendisi..
Ama nasıl olur? Bunu anlamak, anlatmak çok zor. Hem evveli, hem âhiri yani zamanı ve mekânı aşarak hem geçmişi hem de geleceği görür. Hem dünyayı bir kum tanesi gibi görür; ama gerekirse kendisini onun içinde görür. Gerekirse de kendisini atomun içinde görür. Yâni nasıl düşünüyorsa, nasıl murad ediyorsa kendisini âlemde o şekilde görür. Kendisini Sultan'la bir görür. Sultan'la bir olur.
Âlemi kuşattıktan sonra Seyr-u Sülûk'a devam eder. Her bir âlemi izlemeye başlar. Gittiği âlemleri de doldurduğu, kuşattığı zaman sonsuzluğa doğru yönelir. İşte o zaman, içindeki Sultan ile bütünleşen sâlik, bu neden ve yolla, sonsuzluğu kuşatmış olan Allah-ü Azimüşşan'a kavuşur. Onunla birleşir bir olur. Kendine ait görünür, bilinir bir varlık ortada kalmaz. Allah'ın Zatında fena bulur, yok otur. Fenâfillâh budur.
Seyr-u sülük, sâlik için bir eğitim süreci olduğu kadar bir yükselme ve bir tekâmül sürecidir. Bu süreç, aşamalı olarak nefs kademelerini topyekun olarak tezkiye (temizleme-tasfiye) uygulamalarını ve astral seyahat gibi çalışmaları da içerir.


Bu yolda tüm kademeleri lâyıkıyla geçerek vahdete ulaşan, Hakk'ına kavuşan; Allah'ın Zatında ve sıfatlarında yok olan (fena-fıllâh) ve Allah'ın Zatında ve sıfatlarında var olan (bekâbillâh) sâlik, velilik mertebesine erişir. Bu noktadan sonrasına da bir sınır konamaz. Allah'ın Zatının sonsuzluğunda yol almanın bir sonu bulunmaz. Bu husus, tekâmülün sonsuzluğu anlamına gelir. Velilik mertebesinde ifadesini bulan alâmetler ise. sonsuz sevgi, sonsuz hoşgörü ve sonsuz sabırdır. Velî zatın aklı da tekâmül ederek, cüzî akıldan külli akıla varmıştır. Aklı, üç boyutun neden-sonuç iliş-kilerinden yükselerek, ilâhî kanunları ve onların âlemlerdeki tezahürlerini kavrayan külli akla terfi etmiştir.
Bu hâl ruhun, ilâhî cezbeye kapılarak tekâmülde yükselirken, dünyevî aklı bırakarak ruhî akla ulaşabilmesi ile mümkün olmak¬tadır. Bu hâle erişen veli zat yüksek boyutlardaki âlemleri ve bunların varlıklarının bilinçlerini, kanunlarını ve hayatlarım kav¬rayabilir fakat, 3. boyut dünyasına bunları anlatamaz. Çünkü bunlar, dünyanın fizik boyutunun deyimleriyle anlaşılamazlar.
Ancak hâl ehli,! kendi aralarında sükût-u muhabbet dediğimiz sessiz bir rabıta ile gönülden gönüle anlatırlar, aktarırlar, muhabbet ederler. Bu tarz iletişimde aradaki fizik mesafenin bir hükmü yoktur.




1. BÖLÜM



Bir gün, bir de baktım ki, bir acayip mekândayım. Ne yer var, ne de gök! Sanki bir kubbedeyim. Karşımda bir taht ve tahtta bir Sultan. Sultanın tâbâsı, göz dahi kırpmadan Sultan'a bakıyor. Baktım ki beni kimse görmüyor, varlığımdan kimsenin haberi yok; ben de Sultan'ın yanına tahta varıp oturdum. Bilmiyorum kaç gün, kaç ay, kaç yıl öylece durdum. Ne bir hareket, ne de bir ses vardı. Sultan nihayet tabasından iki kişi çağırdı. Birinin adı Mikâil, diğerinin İsrafil. Onlar huzura geldiğinde, Sultan "kün" diye bir nida etti. Bu kelime ne idi? Bunu kimse bilmiyordu. Mikâil'den toprak, İsrafil'den de su getirmesini istedi. Gelen iki anâsırı birbiriyle hallettiler. Sanki, sakız gibi bir mahlül meydana geldi. Ona bir şekil verdiler. Sultan tahtından kalkıp, ellerini balçığa daldırıp; Kendi kendine konuşarak, "Bakalım eski ustalık duruyor mu?" deyip, küçük bir parçayı yuvarlak hale getirdi. En mahir usta edası ile ona şekil verip, ortada duran cismin ucuna yerleştirdi. Birkaç yerinden delikler yaptı. Karşısına geçip eserini belki günlerce, belki yıllarca seyr-i temâşâ eyledi. "Halâ eski hünerimiz duruyor" dedi. Sultanın tâbâsı da onu seyrediyordu.
Sultan'a sadık en yakın görevli, tabanın akıl hocası, Melek-i Taus da bu muhteşem, eşi ve emsali olmayan eseri seyrediyordu, içini merak edip, içine girdi çıktı. Baktı ki bomboş bir nesne, kenara çekildi durdu. Sultan, aynı cisimden bir tane daha öncekinin yanına eş yaptı. Yalnız bu cisimde birkaç değişiklik vardı. Sultan, ikinci yaptığı kalıba, ilk deneye kıyasla daha fazla özen gösterip, daha lâtif bir eser meydana getirdi.

Sultan buyurdu ki; "Secde ediniz!". Melek-i Taus hariç bütün tâbâ itaat edip secde etti. Sultan, ona da uymasını söyledi. O itaat etmedi. Halbuki Sultan'ın o an gerçekleşecek gizli sırrını kimsenin görmemesi gerekiyordu. Sultan celallenip gazaba geldi. Melek-i Taus'u huzurundan ebedi olarak kovdu, uzaklaştırdı. O an Melek-i Taus dedi ki, "Ey alemlerin sahibi ve gerçek Sultanı.. Ben seni bilir, yalnız sana biat eder, sana secde ederim. İki anâsırdan meydana getirdiğin çamura, ad verip Adem dediğin cansız nesneye ben nasıl biat edip, secde ederim? Sana and olsun ki senden başkasına secde etmem" dedi.


O yüce Sultan, Sahib-ül âlem; Melek-i Taus'u huzurdan uzaklaştırdı. O an baktım ki; Bütün tâbâ yerlere kapanmış, secde halinde.. Sultan yavaş ve sessizce ayağa kalktı. Adem'in yanına gitmeye başladı. Ben de onu takip ettim. Adem'in içine girdik. İçerisi biraz serindi. Sultan, herhal biraz üşütmüş olacak ki; hafifçe hapşırdı. Secde halinde olan bütün tâbâ, hep bir ağızdan; "Rabbimiz, sana hamd-ü senâ'lar olsun." dediler. Ve o balçık çamurundan olan kalıp (beden), hareket edip oturdu. Tâbâ o an baktı ki; Sultan ortada yok, sır olmuş. O andan sonra da elinde asası, başında Sultan'lık tacı; Hükm-ü cihan, Malik-ül mülk'ü kimse aşikâr ve zahiren görmedi. Nasıl sır olduğunu kimse bilmedi. Bu gizli, esrarlı işlerden yalnız benim haberim vardı. Bir zaman Sultan benle, ben Sultan'la bir arada kaldık.
Sultan da beni görmüyor sanırdım. Meğer onun her şeyden haberi varmış. Oradan ayrılmak istedim, ama ne mümkün. Sultan, sırrımı açar diye beni salmadı. "Sen bundan sonra benden ayrılamazsın. Artık bende Mihmân-ı daim'sin" dedi. Her ne kadar bu sırrı açmam diye yalvardım ise de beni dinlemedi bile. O, her zaman itaat edilmeye alıştığından, yalvarıp yakarmalarımı tınmadı bile... O an anladım ki ben bundan sonra mahkûm-u mukaddes olmuştum. Sultan, zülfünden bir tel koparıp taa.. içerlerden bir yerden zülfünün teliyle sıkıca bir bağ attı. Keşke atmaz olaydı... Ondan sonra içimde bir sevda belâsı tezahür etti. Daha sonra da, haydi artık serbestsin dedi. Lâkin gidemedim. Bu sevda belâsı beni bir acayip hale soktu. İt gibi Sultan'ın ayaklarına kapanıp yalamaya başladım.


Üstelik ben böyle yaptıkça, sevdam daha da fazlalaştı. Ağlamaya başladım. Göz yaşlarım âlem'e taştı. Bilmiyorum bu kaç bin yıl devam etti. Meğer maksadı, "kün" dediğinde kurup halkettiği âlemi derya haline getirmekmiş. Gözyaşlarımdan âlem suya gark oldu. Herhal istediği tam oldu ki, bana bakıp hafifçe tebessüm etti. Aman Allah! O ne güzellik, o ne rahmet, o ne merhamet.. Hepsi de bu tebessümün içinde idi. Ne oldu ise o an oldu. Bir de baktım ki bizim yanımızda Havva canlanıp, vücut buldu. Çevresine bakındı, Adem'i gördü ama tanımadı, kim olduğunu bilemedi. Baktı ki, Adem de kendisine benzer şekle sahip bir varlık. Kimsin, nesin diye sordu. Adem'in içinden bir ses, "Ben Adem'im sen Havva'sın. Ben sana, sen bana eşsin" buyurdu.
Bir zaman burada kalıp eğlendik ve bir gün Sultan bulunduğumuz makamdan yâni; Mekân-ı Âlî'den ayrılacağız dedi. Havva'yı da yanımıza alıp, Mekân-ı Firdevs'e gittik. Öyle bir mekân ki, burada akla gelen-gelmeyen her şey vardı. İhtiyaç duyulan herşey, anında tecellî ediyordu. Burada sefadan, güzellikten başka birşey yoktu. Çeşitli ırmaklar, kimisinden sular, kimisinden ballar, kimisinden sütler akıyordu. Tam oniki kapısı vardı. Bunların bazılarından hem girilip, hem çıkılıyordu. Bazısından girilip çıkılmıyor; bazısından da çıkılıp girilmiyordu. Bir kapısı vardı ki nedense kapatılmış; bir diğeri aşıklara men edilmiş. İşte burası bir acayip mekândı. Önünde kökü yukarda, dalları aşağıda bir ağaç vardı. Tuğba denilen bu ağacın gölgesi, Mekân-ı Firdevs'in üzerine düşüyordu. Biz de onun gölgesinde yatıp, günü gün ediyorduk. Adem, Havva'ya Tuğba ağacının meyvasını men etmişti.

îşte yasak olan şeylere ilgi o zaman başladı. Havva da o meyvadan yemek istedi. Birgün fırsat bulup, yasak meyvadan yedi.
Ne olduysa, o zaman oldu. Havva meyvayı yerken, o an bir de baktım ki; Tuğba ağacı sallanıyor, sanki bütün âlemde yer yerinden oynuyor. Şimşekler çakıp, fırtınalar esiyor. Aynı anda, Adem'in bedeninden ılık bir su gibi akıp, Havva'ya geçtik. Bir de baktım ki Adem karşımda, Sultan'la ben Havva'dayız. Adem Havva'ya bakıp, "Niçin yasak meyvayı yedin? Koskoca âlem sana dar mı geldi?" diye habire azarlıyordu. Ama Havva oralı bile değildi. Yediği meyva o kadar lez¬zetli, o kadar güzel, o kadar hoştu ki; bu lezzetten yoksun kalmaya akıl sır erdiremiyordu. Azarlanmak umurunda bile değil; o meyveden ilelebet yese, doyulacak gibi değil! Yedikçe yemek istiyordu. Bu hâl ile Sultan'la, Havva'nın bedeninde bir süre kaldık. Bir süre sonra sıkıl¬maya başladık. Yerimiz dar gelmeye başladı. Havva'ya bir takım hâller oluyor, karnı şişiyor, hırçınlıklar yapıyordu. Birgün gezerken gizli bir geçit gördük. Merak bu ya... Haydi merdivenlerden inip bakalım dedik. Adem önde Havva arkada, inmeye başladık.
İnmez olaydık. Ayağımızın altındaki basamaklar dönerli imiş, bir düşüş ki ne düşüş... .Kendimizi başka bir mekânda hem de Gâlle kuyusunda bulduk. Ama Adem yoktu. Acaba o kuyunun hangi köşesine fırlayıp gitmişti. Bu mekânda gündüz ve gece vardı. Ortalık ağarıp çevreye bakınca; ağaçlar, ırmaklar... Acayip bir ortamdayız. Adem'i aramaya başladık. Adem de bizi... Meğer her birimiz çok uzak yerlere; birimiz Hind iline, birimiz ıssız çöllere düşmüş. Feryadımız, gözyaşımız kavuşuncaya kadar sürdü gitti. Adem, Havva'yı ararken yorgun düştü. Dikili bir taşa sırtını verip, bir müddet dinlendi ve oradan çevresini seyrediyordu. Bulunduğu yerin neresi olduğunu anlayamadı. Sıra sıra birçok taş dikilmişti. Bunların mezar taşı olduğunu nice yıllar sonra öğrendi. Mezar taşına yaslanıp dinlenirken, Havva'nın sesini duydu. Ona doğru koştu ve birbirlerine sarılıp, hayli zaman öylece kaldılar. Onların aşk feryadının sesinden, acı inlemelerinden âlem de bir hoş oldu. Ürkerek uçuşan kuşlar da dallara kondu. Bülbül denen serçegil kuşun hoş âvâzı da o zaman başladı. Bülbül'ün çıkardığı âvâz, Adem'le Havva'nın birbirlerini ararken çıkardıkları feryattı. Bülbül, nağmeleri ondan öğrendi. Bu seda yeryüzünde sürdü gitti. Nihayet o ayrılık çilesi de bitti, birbirimize kavuştuk.


Sultan'la birlikte Havva'nın içinde kalma süremiz yetti. Ve Havva'yı terk ettik. Havva bize "yavrum" dedi. Adem bize baktı, biz Adem'e; anladık ki bizi tanımadı. Ne çabuk unuttu. Daha dün onda değil miydik. Bakıp bakıp bir de "oğlum" demesin mi? O'na, babası olduğumuzu söyleyemedik. Zaten söylenmezdi. Bu sır idi. Sulltan'la böyle kavl-i karar edip and içmiştik. Bir zaman bu hâl ile eğlendik kaldık. Meğer Havva, o yasak meyvanın çiçeğinden dalıyla koparıp saçına takmış.. Onu bu âleme diktiler. Tuğba ağacı bu âlemde de yetişip büyüdü. Meyva vermeye başladı. Bu meyvaya; Ammâre adını koydular. Havva bu meyvadan yedikçe çoğalmaya başladık. Artık bu âlemde bize babalık taslayan Adem de bu meyvaya alıştı. Yedikçe yediler...
Fakat her nedense, Havva'nın mizacında hırçınlık vardı. Adem'e itaat etmez olup, O'na isyanda bulunmaya başladı. Bizim babalık ta her ne kadar sabretti ise de; bir gün sabrı taştı. Kendisini meydana getirenden bir eş istedi. Ün etti. Ve bir gün gaipten Naciye isminde güzeller güzeli bir eş geldi. Gelmez olaydı. Bunu gören Havva küplere bindi. Feryad, figân... işte hasetlik, kıskançlık o an başladı. O an peydan oldu. Adem baktı ki, olası değil ve Naciye'yi geri gönderme imkânı da yok; kardeşimiz Şit'i ona eş yaptı. Bir zaman Naciye'nin bedeninde Mihmân olduk.
Naciye'nin özelliği, balçıktan olmayışı idi. Mülk sahibi Sultan'ın hizmet tâbâsı idi. İşte, nesiller böyle türedi. Nesillerin türeyişinin, kardeşlerin kardeşlerle ilişkisinden olduğunu zannedenler yanılırlar! Şit'den gelme nesillerle, Havva'dan gelenlerin birleşmesiyle türemeye başladı. Ama zamanla nesillerde, bir kaygısızlık, bir sorumsuzluk, bir başıbozukluk görülmeye başlandı. Adem bazı kurallar koydu, yasalar icad etti. Bu yasalara uyanlara; itaat edip inananlar dendi. İnançla birlikte din kavramı ortaya çıktı. Kim bu yasalara uymazsa onlardan değildi. Adem'in yasası buydu. İtaat ve inkâr da o zaman başladı. Ve anladılar ki, herşey iki yönlüydü. Güzelliğin karşısında çirkinlik; iyiliğin karşısında kötülük; varlığın karşısında yokluk; maddenin karşısında manâ vardı. Akla gelen herşey çift yönlüydü. O zaman, değişken kavramlar ve değer yargılan başladı.


2. BÖLÜM


Herkesin değer yargıları değişikti. Herkes değer verdiği yönde inanıp diğerini inkâr ediyordu. Bu niye böyle oluyordu? Halbuki, bizim geldiğimiz yerde böyle şeyler yoktu. Ayrıca herbirinin de meseleyi kavrayış ve değerlendirmesi yanlıştı. Kurallara uymayanlara İnkarcı ve âsî dendi. Ama herşey oluşum ve gelişim içindeydi. Alemdeki bu hareket, birbirini inkârdan meydana gelmişti. İnkâr, bir şeyin yokluğu değil, değişime uğramasıdır.
Âlemlerin Sultanı kendisini dönüştürmeseydi, Adem'in içinde sır olmazdık. Adem'i inkâr etmesek Havva'ya; içinde bulunduğumuz hâli ve mekânı inkâr etmesek, Mekân-ı Firdevs'e gelmezdik. Firdevs'in inkârı da; Dünya denilen mekâna inişimiz oldu. Ama bizim kardeşlerimiz, yani parçalarımız bunları böyle değerlendirmiyordu. Nedenini Sultan'a sordum.

Buyurdu ki, "Var olan her eşyada mevcut değil miyiz? Her eşya kendi başına bir âlemdir. Her varlıkta kendi irademizden bir zerre bıraktık. Onlar buna cüzî irade dediler. Cüzî irade onların yalnız mantık ve isteklerini uyandırır. Herşeyi kendilerinin düşünüp yaptığını sanırlar. Aslında onların yaptıkları ve yapacakları; düşündükleri ve düşünecekleri, bizim irade ve isteğimiz dışında değildir. Onlar bizim yeryüzündeki zerrelerimiz ve Halîfelerimizdir. Onlar, cüzî iradeleri ve sınırlı bilinçleri ile birçok yanlışlar da yaparlar. Onlar birbirlerini yargılarlar. Böylece daha büyük hataya düşerler. Aslında bilmezler ki yargı ve hüküm bize mahsustur. Bütün âlem, var olan herşey bizim vücudumuzdur. Ama görüyorsun ki, şimdi biz de bu âlem içindeyiz. Yâni biz, bizim içimizdeyiz.. Bir şeyin bulunduğu hâl ve makamın inkârı, gelişim ve oluşum içindir. Terk ettiği yer, vardığı yer için bedeldir. Bedelsiz hiçbir şey halketmedik. Ey benim esirî bedenim, sevdiğim... Benim sırrımı bilip, paylaşan... Benimle düşünüp, benimle gören.. Her ameli benimle işleyen, habîbim... Görünen her zerre, âhirinde bulunduğu yeri idrak edecektir. Her eşya, bizden gayrı olmadığına şahadet edecektir" dedi.

O zaman anladım ki, Adem'den gelen nesilde Sultan'ın bıraktığı cüzî irade onların başına çok iş açacaktı. Nitekim öyle de oldu. Hepsi birbirinden ayrıldı. Farklı gruplar ortaya çıkmaya başladı. Her grup kendi liderini seçti. Zamanla inanç ortaklığına dayalı örgütler ortaya çıkmaya başladı. Bunların yayılıp güçlenmesiyle de dinler oluştu ve sayıları çoğalmaya başladı. Zaman zaman birbirlerine kin güdüp; düşman oldular. Kimi zaman birbirlerini sevdiler. Türlü türlü hâl işlediler. Bazen birbirlerini katledip kan akıttılar, bazen barış içinde yaşadılar. Kendi düşünce ve menfaatlerini koruyup, muhafaza etmek için; Adem'in koyduğu kuralları uygulamaya çalıştılar. Kurallara uymamak, fırkaları oluşturdu. Her fırkanın bilginleri, menfaat ve düzeni sağlamak için yeni fikirler üretti. Bu fikirlere mezhep dediler. Bir de karşı tarafın düşmanlığını kazanmamak için "Bütün mezhepler haktır" yâni doğrudur dediler. Doğru birdir, birkaç değil..! Madem ki doğru idi, biri yeterdi. Birkaçına ne gerek vardı? Demek ki bunda bir iş vardı. Ama aklı güdükler ya bunu anlamıyorlar, ya da işlerine öyle geliyordu. Bu olup bitenleri Sultan'la seyrediyorduk. Bu fırkaların herbiri kendisinin doğru, kendisinin âdil olduğunu savunuyordu. Onların bu halleri hırs ve tamahı doğurdu. Herşeye sahip olma tutkuları başladı. İşte o zaman esas belâya düştüler.

Nefislerinin düşük istekleri büyüdükçe büyüdü. Herbirinde anlamsız bir telâş ve uğraşılar başladı. Bunları seyredip, hayrette kalıyorduk. Halbuki biz, geldiğimiz yerden böyle şeyler getirmedik. Bizim geldiğimiz yerde din yoktu. Mezhep ve ayrılık yoktu. Niçin bu insanlar üzerlerine vazife olmayan şeylerle uğraşıp, kendi kendilerine din, mezhep ve inanç kalıpları yaratıyordu. Bunu Sultan da, ben de anlayamadık. Bu âlemde tezahür eden olumsuz şeyler, Havva'nın yediği meyvanın özünde vardı herhalde... Demek ki bu hengâmeler o ya¬sak meyvenin başaltından çıkıyordu. Nice bin yıllar bunları seyredip, durduk. Onlarla birlikte kimi güldük, kimi ağladık; kimi öldük dirildik; kimi öldürüp dirilttik. Alemdeki her mekâna yüzbinlerce kez geldik gittik. Kimi onlara tâbâ olduk itaat ettik; kimi Sultan olduk, onlar itaat etti. İşte o zaman Adem nesline bazı sırlar beyan ettik. İşledikleri amellerin yanlış olduğunu, bunlar yüzünden âzap içinde olacaklarını beyan ettik. Kimi dinledi, kimisi 'olumsuz inkâr' eyledi. İnanmayan âzap çukurunda inledi. İnanan, hak yolunda yürüdü sefa buldu..


Peki bu iş böylece bitti mi? Yook ne gezer, bu defa inanmayanlar inananlara hücum etti, saldırdı. Kimisini kuyuya attılar, kimisini ateşe; birisini kestiler, diğerini astılar; gün oldu derisini yüzdüler, gün oldu ayaklar altında ezdiler. Bunlar olurken biz de onların içinde idik. Bunları hep gördük, yaşadık. Başımıza gelmedik kalmadı. Hattâ bir gün Sultan'la ikimizi çarmıha gerip, ağaç çivileriyle mıhladılar. O an bulunduğumuz fizik bedenden ayrılmamız gerekti. Ellerinde bizim ka¬nımızla bizi seyrederlerken Sultan'la oradan sır olup ayrıldık. Ama bu âlemde bir beden, bir kalıp elzemdi. Bir başka bedene girdik. Sultan'la İkimiz kendi bedenimiz olan âlem içinde kul görünüp, serseri dolaşmaya başladık...
Birgün bir mekâna ulaştık. Bir de ne görelim. Herkesin ayrı bir tapındığı putu yâni sahte ilâhı ve tapınacağı binası var. Aralarında dolaşıp durduk. Hal ve hareketleri garibimize gitti. Bunların hepsi, boş ve gereksiz şeyler yapıyordu. Bunların doğru olmadığını söyleyelim dedik, vay vay... Sen misin söyleyen! Bizi taşa tuttular, yapmadıkları eza-cefa kalmadı, üstümüze hayvan bağırsakları, pislikleri attılar. Sabredip, yine onların taptıklarından onlara fayda olmayacağını söyledik. Bize inanıp itaat edenler oldu. inananlara ihtiyaç olanı vermeli idik. Onlara daha güzel bir inanç ve daha yetkin bir din sunduk. Bunları kalbinde duyan sevindi. Duymayan ve inkâr eden ise, ebedî olarak mahrum kaldı.
O zamanın sahte ilâhlarını yok ettik. Sultan beni her işinde kul¬lanmaya başladı. Her hizmetini ben görüyordum. Söylemek istediğini ben söylüyordum. Görmek istediğini ben görüyordum. Velhasıl bütün azası bendim. Sultan'ın sözlerini kutsal bilip, sözle veya yazıyla insanlara aktardım. Aslında ne gören, ne bilen, ne de söyleyen bendim. Ben O'nda; O bende, Vahdet-i Vücûd'tuk.





3. BÖLÜM



Her güruhta, fikir ve görüş ayrılıkları olmuştur. Bunlar, yeni dinin mensupları içinde de başladı. Onlara beyan ettiğimiz dinî öğretiyi yanlış yorumlamaya başladılar. Kutsal sözlerimizin anlamını, kendi mantıklarına ve çaplarına göre algıladılar ve yansıttılar. Kur'an-ı Azimüşşân'ı kaynak gösterip toplumsal düzenler ve bunların yasalarını icat ettiler. Bunlara dayanarak insanları ve toplumları esarete mahkûm ettiler. Zulmettiler. Hiç şüphe yok ki, ellerindeki kitap ilâhî bir hidayet kaynağıydı. Ama bunu hayata uygularken bilerek ve bilmeyerek saptılar. Biz o sözleri onların anladığı anlamda söylemedik. Ama onlar yorumlar yaptılar. Zanlarda bulundular. Baktık ki, bunlara doğru söz, temiz kâlb ve temiz amel uyarılarımız kâr etmiyor; rahmet ve merhamet elimizi onlardan çektik...
Bizi gönülden, gerçek sevgi ve aşk'la seven ile bir olduk. Onları Defter-i Rahman'a yazdık. Diğerlerini de seyre başladık. Bizim kutsal sözlerimizden, kendilerine göre emirler ve kurallar icat ettiler. Akıllarınca bunlar, Şeriat yasaları'ydı. Güya kim buna uymazsa; dinden, imandan, mezhepten ayrı kabul edilip, inanmayanlardan sayılacak. Hâlbuki, bunları onlara vallahi biz söylemedik. Onlar, kendi mantık ve yorumları ile bu türden yanlışlara yöneldiler. Sevenleri, inananları birbirinden ayırıp, ayrılanların arasını daha da açıp fesat ve kin tohumları saçtılar. Bulundukları makam ve mevkîyi, Sultan'ın makamı diye beyan ettiler. Bilmeyen inananlar ve hatta yanlışı farkedenler üzerin¬de, 'şeriat' yasalarını zorla uygulamaya geçtiler. İddiaları o kadar abesti ki...

Buna Sultanda ben de üzüldük. Sözde, "Bu kurallara uymayanlar, âhirinde Sultan'a kavuşamaz; onlar, sefahat alemi Fîrdevs'e gidemez ve ebedî âzap ve ateşler içinde yanacaklardır" dediler. Dini, kendi çıkarlarını korumak, bulundukları mevki ve makamda kalabilmek için korkutma ve baskı aracı olarak kullandılar. Biz onlara bu Dini, baskı ile getirmedik. Baskı ve korkutmayla bir araya toplamadık. Aslında ebedî âzap ve ateşler içinde kalacak olanlar, bu yanlışı yapanlardır.
Biz onlara Mâlik-ül mülk'üz dedik. Ama, mülke onlar sahip olmak istediler. Güya din ve imanın sahibi onlardı. Aslında nefislerinin şaşılığıyla kendi kendilerini putlaştırdılar. İman ediyoruz derken, inkâr ettiler. İbadet yapıyoruz derken, küfre düştüler. Herbiri, "Dinin esası bizdedir, bizimle tamdır" diyerek, makam ve mevkî kaygılarıyla kavgaya tutuşup, cenge girip birbirlerini boğazladılar. Farkında veya değil, zamanla îmanlarını yitirdiler ve Hakk yolunun yolculuğundan düştüler.
İçlerinden bazıları, din diye verileni inkâr etti, doğruyu buldu. Çünkü gördükleri, kendi tekâmül ve idrak kapasitelerinin çok gerisinde idi. Onlar her çağda ısrarla bulundukları hakîkatin içinde kaldılar. Her daim bizim sevgimize ve bizle yakınlığa mazhar oldular. Onlara manâ âleminin kapılarını açtık, gözleri gördü.. Onlara Safa âlemimizden güzel kokular gönderdik. Velhasıl, onlar bizim bazı sırlarımıza giriftar oldular. Onları ilimle ve gerçek bilgilerle donattık. Cihan içinde tellâl oldular.
Bu ilim ve bilgileri alanların bir çoğu nefs-i emmâre esiri olup, benliğe düştüler. İlim keşfettiklerini, icatlar yapıp meslek sahibi olduklarını söylediler. Bu da, onlar için olumsuz inkârdı. Bilmediler ki, tüm ilim ve meslekler bizden zuhur etmiştir. Onlara zahiren biz bildirdik.

Bunlar içinde menfaatlerine uygun olana "hayır"; olmayana "şer" dediler. İbadethane yapıp oralarda tapındılar. Başlangıçta ne güzel birlik oldular. Ama oraya da hile soktular. Allah'ın evi dediler. Onların içlerine cüz olarak girdiğimiz oldu. Ama küllî olarak oralara hiç girmedik. Çünkü bizim ne taptığımız vardır, ne de tapınağımız. Zât'ın kendisi, kendine tapınmaz! Velhasıl, bunlar bizim beyanlarımızın her zaman aksini yaptılar.
Onlara, 'haram' ve 'helâl' kavramlarını öğrettik. Haram, maddî olarak insan bedenine; mânâ olarak ta ruha zarar veren, onları acıya ve gazaba uğratan hâl, hareket ve amellerdi. Helâl'den kastımız ise, bedene ve ruha yararlı olan, sağlıklı bir tekâmül sürecine katkısı bulunan şeylerin düşünülüp yapılmasından ibaretti. Ama onlar, günâh ve sevap listeleri icat ettiler. Bu kuralların dışına çıkanları "günahkâr" ilan etmeye kalkıştılar. Hükmün ve yargının bize mahsus olduğunu akıllarına bile getirmediler. Sevap diye işlediklerini de, Firdevs Makamında sefa sürmenin bir karşılığı olarak anlayıp, öyle de anlattılar.


Onlar Huzur-u Firdevs'i yanlış anladılar. Onlara göre; kendilerine orada hizmet için 70 Huri, 60 Gılman verilecekmiş. Sözde onlara göre Huriler bakire kız; Gılmanlar ise genç oğlanlar. Oraya girenler, Huri kızları sıraya dizip, 70'inin de bekaretini bir gecede bozacak; tekrar sıra birinciye geldiğinde bakacaklar ki; yine bakire olmuş. Habire yeni baştan zevke devam (!) Bir de bizi üzen iddia; sözde bu iktidar gücünü onlara biz verecekmişiz. Onlar bizim tertemiz mekânımızı kerhane mi sanıyorlar? Yetmiş Huri kızını hâlledip bir de altmış oğlan çocuğuna mı göz diktiler? Vallahi onlar gulanparadır, sapıktır. Onların sözleri, hayvanî nefislerinin beyanıdır. And olsun ki, bizim cennetimiz bir seks mekânı değildir.
Onların nefislerinin istekleri budur. Bunları ademler yâni er olanlar istiyor. Peki, onların nefisleri bunları ister de, hatunların nefisleri istemez mi? Gılmanların da, bu mantıkla bakıldığında onların annelerini, eşlerini, kızlarını, kız kardeşlerini tatmin etmekle görevli varlıklar olabileceğini düşünüp te niçin kabul etmezler? Olmayan onurlarına mı dokunuyor? Onlar iktidar macunu yiyecek de; hatunlar kudret macununu yiyemeyecek mi? Bir kadın sabaha kadar altmış Gılmanla zevk bulamayacak mı? And olsun ki, bunların hepsi sapık yanılgılardır. Onlara âzap ve gazabımız şiddetli olacaktır. Firdevs makamında cinsel ihtiyaç olmayacaktır. Orada böyle şey olup barınabilseydi; Adem'le Havva orada ebedî kalırlardı. Onlar, bulundukları toplum içinde nefislerine gem vurup, çevrelerindeki iffet bozulmasın diye meslek olarak görev yapan kerhaneleri hoş görmeyip, gösteriş ve riya ile inkâr edip, horladılar. Kendilerinden başka dürüst, ameli temiz yoktu sanki...

Ne yaptığının sırrını bilmeyen o masum kadınlar olmasa idi; bulundukları kudurmuş toplumdan, sahip oldukları iffeti nasıl koruyacaklardı? And olsun ki, o kadınlar indimizde Cennette sapıklık düşü¬nenlerden daha muteberdirler. Onlar, hiç pislik bırakmayan Cennet ırmaklarımızda yıkanıp tertemiz olacaklardır. Mekânlarında oturan iffetli kadınlar onlar için her an dua ve niyazda bulunsunlar. Onları hor ve hakir görenler, aynı amele müstehak olurlar!
İşte bunlar, daima sapık düşündüler. Bir an olsun bazı şeyleri tefekkür edip, hayrı düşünmekten korktular. Günah işleyip âzap görürüz, cehennemde ateşlerde yanarız korkusu ile kendi dar dünyaları olan kalıplardan dışarı çıkmadılar. Kendi kendilerine tapınıp, durdular. Oruç tutup aç kaldılar. Ama bunlar nafile, boş şeyler. Çünkü onlar, bunu bizim gazabımızdan korktukları için yaptılar. Bu da bizim için muteber değildir. Biz isterdik ki, yerlerde ve göklerde her şey sevgi ve aşk olsun. İşlenen her amel aşkla yapılsın. Ancak emmârî aşk ile değil, hakîki aşk ile... İşte o zaman onlar madde ve manâda âzap bilmezlerdi. Yine de, gazabımız ne kadar çok olursa olsun, rahmetimiz gazabımızdan üstündür. Öyle olmasaydı, Cehennemden kurtuluşun anahtar simgesi olan 19 rakamını, Cehennemin kubbesine yazmazdık. Onlar bizi ne kadar inkâr edip âsî olsalar da, en nihâyetinde rahmetimize ulaşacaklardır. Çünkü onlar bizim birer parçamızdır, zerrelerimizdir.
Ey... "Din sahibiyim, iman bendedir" diyenler; soruldu mu "Herşey Rabbin" diyorsun da, niçin 'malım, mülküm' deyip geriniyor¬sun? Her mesleği yaratanın da O olduğunu kabul ediyorsun. O halde niçin kârhaneyi (ticarethane) kabul edip, demhaneyi ve kerhaneyi inkâr ediyorsun?



4. BÖLÜM



Sizin ruhlarınızı bu aleme göndermekteki maksadımız, Zahirdeki ve bâtındaki her ameli işleyip, görmeniz içindir. Cüzî iradenizi, yalnız bizi idrak etmeniz ve anlamanız için size verdik. Kul olarak kimsenin kimseyi yargılama, cezalandırma ve mükafatlandırma hakkı ve yetkisi yoktur. İrade ve tasarruf bizim elimizdedir. Bunu böyle bilmeyen, her daim delâlet içinde kalmaya mahkûm zavallı bir gafildir. Ey... severek halkettiklerimiz; hata yapmaktan korkmayın. Biz rahman ve rahimiz, ancak aynı hatayı yenilemeyin. Çünkü ikinci bir af yoktur, ikinci hatada, başladığın yerden sınava devam edersin. Yaptığınız hata size doğruyu buldurursa, kurtuluşa erersiniz. Yoksa bu Çark-ı felek dolabına ilk bindiğin noktaya dönersin. Her ne amel işlerseniz; sevgi ve aşkla işleyin. Sevgi ve aşktan daha yüce, daha kutsal bir şey halketmedik. Adem ile Havva'nın vücut bulması, bizdeki aşkın tezahürüdür. Biz bile baştan sona aşkız. Onun için, bizi şekil ve sıfatlarda zahiren görmek çok zordur. Kesret alemindeki hareket, aşkımızın şevkidir. Tefekkür, takva ve hakikat ehli, bizi Şekil, Sıfat ve Zat olarak üç halde görürler. Bizi, size gönderdiğimiz ilimlerde bulup görürsünüz. Size beş ayrı ilim verdik.

1. İlm-i zahir,
2. İlm-i bâtın,
3. İlm-i ledun,
4. İlm-i men aref,
5. İlm-i câvidân'dır.


1. Gözle görülüp, elle işlenen bütün ilimler İlm-i zâhir'in tecellisidir. Bu âlemde tecelli etmeniz bile, İlm-i zahir'dendir. Sanatlar, meslekler, yapılıp gözle görülen herşey bundandır. İlm-i zahir, bu âlemde bir tutku ve telaştır. Yalnız, varolmanız için elzemdir. Diğer ilimlere ulaşmak için ilk kapıdır. Her kim ruhunda yücelik ve aşama istiyorsa, bulunduğu hâli inkâr ederek İlm-i Bâtın'a ulaşabilir.

2. İlm-i Bâtın, her eşyanın gizli yönünü görüp bilmektir. Bu ilimle tam olan kişi, bir önceki hâlin, bulunduğu andaki hâline bir perde, bir engel olduğunu keşfeder. O zaman içinde ilâhî bir ateşin yandığını, bu ateşin her yanı aydınlattığını görür. Bu âlemde olan herşeyin, Rabbi tarafından yapıldığını, ayan beyan görmüş olur. Maddenin özündeki ruh cevherini farkeder. O zaman bu âlemdeki kendi yerini görüp, ne kadar aciz ve biçare olduğunu anlar. Ve küçülür, küçülür... Onun bu küçülmesi, acizliğini anlaması, manâda yücelip cüzî iradesini Küllî iradeye ram etmesini sağlar. Her sırrı görüp bilmesi, o kişiyi îlm-i ledun ile doldurur. Bizim muradımız ve düşüncelerimiz; onun gönlüne doğuş olarak düşer. O kişi, bizim dilimizle konuşmaya başlar. Başlar da ne olur? Her şekil ve sıfattan seslenen bizi dinlemeyip; itaattan inkâra düşen toplum onu mu dinler? Bizim beyanımız olan o sözleri, nefs'i emmarelerine hoş gelmeyen inkarcıların tepkisini alır. Ona saldırı ve baskı başlar. Hattâ işi katletmeye kadar götürürler.

3. İlm-i ledun, İlm-i bâtın'dan sonra gelen bir aşamadır. Bu ilim yeryüzünde seçtiğimiz, halîfemiz olarak görevlendirdiğimiz seçkinlere gönüller dolusu lütfumuzdur. îlm-i ledun, aşk ateşinin sıcaklığıdır. Hatta zaman zaman yakıcılığıdır. İlm-i ledun bir sırrın hacmi, tasavvur ve ölçüsüdür. Bu ölçü ancak bizce malûmdur. Tabamız İse bunları kendi hacimlerine göre alıp, iştahına göre hazmederler. Halîfelerimiz olan seçkinlere çeşitli isimler koydular. Onlara Nebî dediler, Aşık dediler, Velî dediler. Bazısına da deli dediler. Hâlbuki, onların bizdeki isimleri Habîb'dir. Bu ilime vâkıf olan her kim sadakat gösterirse; kendisine Men-aref sırrının kapısı açılır.

4. Men aref sırrı, kişinin nefsini fethetmesidir. Bu ilme vakıf olan kişi, nefsini ıslâh etmiş olur. Onu bu zamana kadar kullanıp, başını her tür belâya ve âzâba sokan nefsi, islâh olup iman etmiş olur. Nefisle arasındaki düşmanlık, dostluğa dönüşür. Kendisiyle savaştığı, akla gelmeyen yüzbinlerce gizli, aşikâr silahlarını kişiye teslim edip, ona itaat edeceğine and içip, iman eder. O kişi de, nefsini azatlı köle kabul edip, ona karşı ilelebet ahdinde sadık kalır. Onu sever, onun tarafından sevilir. Yaptığı her hizmet için, sahibi tarafından ödüllendirilir. Nefsine hakim olan, onu ıslâh edebilen seçkinler için; eşya, ihtiyaç olmaktan çıkar. Artık onun için o eşya bir araç olur. Artık onda ebediyen hayvanî istek ve amel bulunmaz. Her amel ve isteği Rahmanî'dir. Kişi olumlu yönde bunları da inkâra giderse, İlm-i câvidân'a ulaşır.

5. İlm-i câvidân, ilimlerin sonudur. Ama düşüncenin sonu değildir. Düşünce ve tefekkür sonsuzdur, 'ilim sonsuzdur' denmesinin sebebi de budur. İlm-i câvidân ise, ilimlerin en yücesidir. Çünkü, câvidân, kişinin kendisini ve kendisinin içindekini farkedip, bilmesidir. Kişi bilir ki; Kendisi, yani ben dediği ben yoktur. O, kendisi değildir. Zahirî bedeni, içindeki cevhere bir araçtır. İşlediği her işi yapan kendi değildir; Göz diye tabir ettiğimiz bir et parçasının ardından gören de kendi değildir. Öz cevheri, Rabbin kendisidir. Bir denizaltı gemisinden periskopla yukarıyı seyreder gibi; Sultan, içerideki taht'ında oturuyor ama her an dışarıdaki olup bitenden haberi var. Radar sistemleri ile duyuyor; göz denilen araçla çevresini görüyor. Konuşuyor, dinliyor, kokluyor. Lezzetleri ayırdediyor. Bir denizaltı gemisini andıran fiziki bedenin amiri, komutanı, tahtındaki Sultan'dır. Bu gemi akla gelen her türlü teçhizatla donatılmıştır. Güçlü motorları, kazan tertibatı, ısı boruları, anbarı, kileri, kaptan köşkü, neler neler... Akla gelen her ihtiyaç vardır.
Bu sırra vakıf olmak; varlıktan yokluğa erişmektir. Çünkü, kişi kendisinde, zahiri 'ben' yerine, gerçek 'ben' olan Sultan'ı görür, bilir. Ve böylece, gerçek varlığı zannettiği tüm zahirî ve nefsanî 'ben'leri yok olur. Velhasıl İlm-i câvidân, varlığın yokluğa dönüştüğü noktanın merkezidir". Hâl böyle olup, Sultan'la bunları beyan edip işledik.

Bunları keşfeden seçkin kişiler bulundukları toplum içinde yaşarlarken, şeriat adına, sapmış insan düşüncesinin ve elinin eseri olan bu yasalara uymadılar. Onlara abes ve saçma geldi. Düşünmeden ve sorgulamadan şartlanmayı kabul etmediler. Nafile olduğunu bildikleri için, zora koşulmuş bu türden bir şeriatın kalıplarına sığamadılar. Bu kalıplar, aynen arının bal peteğini andırıyordu. Her bireyin bir kalıbı ve gözeneği vardı. Kimsenin bunun içinden çıkmasına izin verilmiyordu. Kurdukları bu düzenin işçileri, hazır yiyicileri, gözcüleri, bekçileri, yargıçları ve yöneticileri vardı. Kim başını hafif o kalıptan çıkarırsa hemen cezalandırılıyordu. Bekçi ve yargıçları adaleti değil, gazabı uyguluyordu. Buradan kurtulmak her babayiğidin harcı değildi. Kurtulmak için tüm ilimleri bilmesi, tüm savaş hilelerine vakıf olması gerekiyordu. Kudret ve iktidar sahibi olması gerekiyordu. Mekânsız varlık olmazdı. Velhasıl buradan kurtulacak olanın bir mekân kuracak, bir âlem yaratacak gücü ve hüneri olması gerekiyordu.
Sultan'la bir zaman bunları seyrettik. Bir de baktık ki, bu petekteki gözeneklerin renkleri var. Hiçbir renk birbirine benzemiyor. Niye böyle olduğunu Sultan'a sordum.

Bana dedi ki, "Bu renkler düşüncenin yansımasıdır. Hiçbir düşünce birbirine benzemez. Görüyorsun ki bazı renkler birbirine uyum sağlar, ama bazıları hiçbir şekilde uyum sağlamaz. Bunların bazıları negatif, bazıları pozitiftir. Biz herşeyi iki uçlu halketmedik mi?
Bir de bakıyoruz arasıra bazı gözeneklerden sıçramalar oluyor. Bulunduğu mekân olan kalıp ve kovanı terk edip hürriyetlerine kavu¬şuyor. Kovanı terk edenler, kendilerine anında bir mekân, bir âlem oluşturuyor. Bazıları başaramayıp yok oluyor. Var olanlar da kurdukları bu âlemde kendi mantık ve görüşüne göre yasalar, kurallar koyuyor.


Kendi kendine apayrı bir atmosfer oluşturuyor. Bu atmosferde herkesin hayat bulup yaşaması mümkün değil. Bir sonraki sıçramalar gördük. Bazıları mekân ve âlem oluşturdu; bazıları oluşturma gücü olmayınca, bir önceki âleme katılmak istedi. Renk olarak uyum sağlayanlar birleşti. Sonra gelen öncekine biat etti. Renk olarak uyum sağlamayanlar birleşmedi. Aralarında mücadele ve savaşlar oldu. Kimisi savaşı kazandı, kimisi kaybedip esir düştü. Oradaki Sultan'a köle oldu. Bazıları kaçıp, istila edecek bir başka hazır kurulmuş mekân aradılar. Mücadele ve didişme oralarda da sürüp gitti. Gözlediğimiz kadarı ile siyah renkler genellikle diğer renklere uyum sağlayamıyorlar, birleşmek istedikleri renklerin rengini bozuyordu. Onun için diğer renkler bu tonları istemiyordu. Birkaçı hariç. Onlar da isteksiz uyum sağlıyordu. Hele beyaz olanlar, diğerleriyle hiç birleşemiyordu. Yalnız bazılarıyla birleşmese de, uyum içinde bir arada durabiliyordu. Mesela yeşil, mavi, kırmızı, san ve bunlara benzer birçoğuyla...
Ben Sultan'ın yanına ulaşmadan, oniki renk var sanırdım. Bir de baktım ki, tam yetmişbin renk varmış. Sadece seyretmesi bile büyük bir haz.. Her biri hareket halinde bir renk cümbüşü. Sultan'a bu işin sırrını sordum.
Sultan buyurdu ki; "Onların bazıları bizi bilen, gören, bizimle olanlardır. Bazıları inkâr ve isyan edip, bizim sevgi ve lütfumuzdan uzak olanlardır. Onlar da bizdedir, lâkin yararsız ve gereksiz zerreleri-mizdir. Biz onları zaman zaman keser, kendi bedenimizden atarız. Onlar o makamda ebedî kalacaklardır. Onları kesip atmazsak, bizim bedenimizde maraz olurlar. Bizi rahatsız ederler." "Sultan'ım, ya ben sizin vücudunuzda hangi makamdayım" diye sordum. Bana bakıp gülümsedi. "Seni sevme lütfumuz senin nerede olduğunu anlamaya yetmedi mi? Sen Bendeki bensin, Bendeki cansın, Bendeki soluk, Bendeki havasın. Sen Benim her sırrımı bilen, görensin. Sen görmedin mi,


Adem'i iki anâ sırdan yarattık? Su ve toprak. Fakat âlemde dört anâ sır söylenir. Bunun diğer ikisi nedir? Hiç düşünüp, teffekkür ettin mi? Orada, ateş ile temsil olunan ruh Bendim. Dördüncü anâsır-hava ise sendin. Sen ve Ben birleşmese idik, Adem hayat bulur mu sanıyordun? 18 bin âlem halk ettik. Bunların varlık ve bekası, ikimizin birlik ve vahdetindendir. Bu alemler ne sensiz, ne de bensiz olurlar. Ancak ikimizin birlik ve vahdeti âlemlere hayat ve soluk verir. Hayat ve varoluş ancak böyle idame eder. Bu sırlar ifşa edilmesin diye ben seni salmadım. Adem'in yaradılışında ben seni bıraksaydım; Adem soluk alıp hayat bulamazdı. Adem'in ve bu âlemlerin var oluşuna sebep sensin. Sen olmasaydın, ben de Adem'de olmazdım. Senin Benle, Be¬nim senle olmamız mukaddes bir tecellîdir. Bu sırları ifşa etme! Adem nesli yani, kutsal yaratık insan denen varlık, böyle bir sırrı kaldırıp, kabullenecek güce sahip değildir. Bu yüce sırrı işitmemesi için kafalarının içine berzah çektik. Onların işitmelerine engel koyduk. Bu yüce sırrı, ancak bizi taşıyabilecek güce sahip olana izhâr ettik. Bu sırrı, bulundukları dar kalıplan parçalayıp, kendi kendilerine bir âlem kuranların gönüllerine fısıldadık. Bu âlemlerde kimisine Rehberlik, kimisine Mürşidlik, kimisine Pirlik payeleri verdik. En gizliyi ve doğruyu onlar bilir. Bizi görüp bilmek ve bizimle olmak isteyenler, onların kapılarından geçip, türlü sınavlar verirler.
Bize ulaşmak için; 4 ilim hâli gerekir.

1) İlm'el yakîn,
2) Ayn'el yakîn,
3) Hakk'el yakîn,
4) Sırr-ı Kuddûs.


Bu ilimlerin beyanı ise; İlm-el yakîn (Sırr-ül kelâm) bizi ilim olarak bilir, ilmen vakıf olur, kelâm sahibidir. Ayn'el yakîn (Sırr-ı ayn) bizi görüş olarak idrak eder, görüş sahibidir. Hakke'l yakîn (Sırr-ı ahvâl) bizimle hemhal olur. Hâl sahibidir. Sırr-ı Kuddûs, buna Dahle'l yakîn'de derler, sırra sahip olur. Bunları; bilme, görme, olma ve sır kapıları diye özetleyebiliriz. Arif onu anlar.

Bunun üzerinde sözde ilim sahibi aklı kısalar çok tartıştılar. Biribirlerini inkâr etmişken, bizi de inkâra düştüler. Onlar delâlet içindedirler. Halbuki bilmezler ki, birlik bilinci 4 aşamalı bir hâldir.

1) Vahdet-i biat. Birliği kabullenmektir. Bunu her insan bilerek veya bilmeyerek yapar.
2) Vahdet-i şuhûd. Birliği görmektir. Her cisimde, şekil ve sıfatta BİR'i görüp, şehadet etmektir.
3) Vahdet-i mâlik'tir. Yâni her an bizim yanımızda, bizimle birlikte olmasıdır.
4) Vahdet-i vücût'tur. Bizi zat olarak görüp, vücût olarak ta bizimle bir olması halidir. Bu hâle ermesi, cümle yaradılmışı kendi vücûdunda müşahadesidir. Bu madde âleminde bu hâle ancak bir avuç insan ulaştı. Bu sırrı bulundukları toplum içinde ifşa ettiler. Bedelini de işkence, acı ve fizik bedenlerini terk etmekle ödediler.

Onlar için bu bedel biraz ağır oldu. Beşeriyetin aydınlığı için kurban olmakta tereddüt etmediler. Onları azaba sokan inkarcılara bu sırları duyurmayacak olan da biziz. Eğer herkes bu sırlara vâkıf olsa idi, bu vücutta denge bozulurdu. Her uzuv kendi makamını terk edip, yükseğe çıkmak isterdi. Ya Habîbim, ayaklar ve ellerin yer değiştirmesini düşünebiliyor musun? O zaman bizim halimiz ne kadar müşkül olurdu. Sen onları bırak, herşey yerli yerindedir. Sen sadece seyret. Onların içinden kimisi "Ben Tanrıyım" dedi. Yıllarca saltanat ve hüküm sürdü. Tekrar başa dönüp, kimisi maden âlemine, kimisi bitki âlemine, kimisi de hayvan âlemine döndü. Tanrı olmadıklarını o zaman anladılar. Kimisi de "Tanrı bendedir" dedi. Aslında doğru olan da o idi. Biz onda değil miydik? Ama ona ne yaptılar, derisini yüzmediler mi? Kimisini asmadılar mı? Bazısı da, kendilerini ilim ve irfanla irşad ettikleri kimseler tarafından katledildiler. Bu olanlar yaşanırken, kimisi bize küfretti. "Adaletli Sultan sevdiğini böyle belaya iter mi?

Onun adaletinden şüphe ederiz" dedi. Onlar, hayatı bilmedikleri gibi, ölümü ve şehitlik makamını da bilmezler. Ağızlarından cehalet dökülür.
Ölüm olayı, bağrında büyük hayırlar taşıyan bir ilâhî yasadır. Varlıkların değişim ve tekâmül süreçleri için bir dönüm noktası, bir sıçrama tahtasıdır. Bazısı için ise düşüncesi bile hoş değildir. Ölümden korkarlar.. Çünkü onlar nefis tutsağı olarak hoş amel işlemediler. Onlar bizim tebliğlerimize inkâr ve isyanda bulundular. Onların ruhları fizik bedeni terk ettiğinde hayvanlar âlemine geçecekler. Orada göremediklerini görüp, tekâmül eksiklerini gidereceklerdir. Elbette bulundukları makam ve hâlde âzap göreceklerdir. Aslında onların korktuğu, "Nâr-ı cehennem" dedikleri mekân orasıdır. Orada, bulundukları hâl ve amel durumuna göre kalacak, acı çekeceklerdir. Zamanları dolunca tekrar insan suretine bürüneceklerdir. Kimisi bitkisel âleme geçecek, belki ateşlerde yanacak ama ne olursa olsun sonunda bize ulaşacaklardır.
Ölüm denen olayın sırrına vakıf olanlar için bu hâl böyle değildir. Onlar nefislerini ıslâh etmenin, hoş amellerde bulunmanın lütfü olarak, tekrar adem sıfatına bürünüp, daha bilinçli, daha olgun ve tecrübe sahibi; ilim ve güzelliklerle donatılmış olarak tekrar madde alemine geleceklerdir. Onlar önceki deney ve tecrübeleri ile bilmeyenlere bildirip, ilim ve bilgilerini onlarla paylaşacaklardır. Hoşgörü ve iyi niyet sahibi olacaklar; sevecekler ve sevileceklerdir. Biz de onları mükâfatlandırıp, bilgilerine bilgi, ilimlerine ilim, güzel ahlâklarına güzellikler katacağız. Bu hâller ile fizik bedenlerini her değiştirişte bize daha çok yakınlaşacaklar ki, en sonunda kavuşsunlar. Bizde yokolsunlar. Bizle ebedî varolsunlar. Bu devir ve dönüşler Çark-ı Felek'tir.


5. BÖLÜM


Bu çarkın dolaplar,, gözenekleri vardır. Bunların her gözünde, ayrı ayrı hâl, ayrı görgü vardır. Bütün varlıklar sırası ile bunların her birini teker teker görmek zorundadır. Bunların birini bile atlamak mümkün değildir. Bazı kullarımızı herhangi bir şekilde kayırsak, bizim her zerrede tecelli eden İlâhî adaletimize gölge düşer. Onların herbirindeki terakki ve tekamül noksan kalmış olur. Bizim noksan olan hiçbir şeyimiz yoktur. Herşey tamdır, yerli yerindedir. Herşeyin gerçek ve doğrusunu biz biliriz" buyurdu.
Sultan'a dedim ki, Ey aşk pervanelerinin ışığı; Buyurduğun cehennem azabından o seviyelere düşmeden kurtuluş imkânımız yok mudur?
Buyurdu ki, "Olmaz olur mu? Biz onlara ilimler sunmadık mı? Onlara, yer yüzünde ne var ki beyan edilmedi? Hangi sır var ki açıklanmadı? Ama onlar görmek istediklerini gördüler. Almak istediklerini aldılar. Onlar hoş görmeyi öğrenemediler. Sevmeyi bilmediler. Onlara sevgiden bahsettik ama onlar, eşyayı madde yapısıyla sevme anladılar.
Onlara adaleti ve yargıyı bildirdik; adaleti, kendi menfaatlerini koruma anladılar. Bizim yargıdan kastımız; kendi kendini yargılamak, hatayı tekrar etmemek ve her daim nefs terbiyesi içinde olmaları idi. Ama onlar, karşılarındakini yargıladı. Birbirlerinde güzellik değil, noksanlık ve hata aradılar. Birbirlerine çirkin sözlerle hitap edip, aşağıladılar.

Bilmediler ki, esas noksanlık kendilerindedir. Noksan gören daima noksanlaşır. Kötü gören kötüleşir. Yargılayan, yargılanır. Eza eden eza görür. Kendi kendilerini yargılamayı anlayabilseydiler, nefs-i emmarelerini ıslâh edip, ruhlarını yüceltirlerdi. Karşılarında daima güzellik ararlardı. Noksanı tamdan sayar, örter açmazdı. Karşısındakini kutsal gördükçe, kendisi de manevî yüceliğe erişirdi. İşte o zaman, onların âzap mekânı cehennem dedikleri yer onlar için cefa değil sefa makamı olurdu.
Velhasıl, Ya Habîbim... Cefa makamından kurtuluşun tek sırrı sevmektir. Sevgi, maddenin cevherini idrak edip anlamaktır, maddenin zahir yapısından haz duymak değil. Ey sevdiğim, görüyorsun ki bir çoğu, adem sıfatında bu âleme gelmeyi yeterli buluyor. Fakat hatalarım anlayacaklar. Bu, onlar için zamana bağlıdır. Zuhur eden her varlık bir önceki geldiği yerden ziyadesiyle katılım ve kayıt getirir. Bit¬kilere bak! Onlarda madenî yapı ziyadedir. Bitkiden hayvana geçişte seyret! Bitki ziyadedir. Hayvanattan insana geçişte, hayvanat ziyadedir. Dikkatli bak, görürsün. Onların hal ve hareketleri hayvana benzer. Onlar mantıklarıyla değil, içgüdüleriyle hareket ederler. Velhasıl su¬rette yani görünüşte insan; ama sirette yani ruhiyatta hayvandırlar. Yaratılanlar içinde bu aşamada bulunanlar; en tehlikeli, en acımasız, en zararlı ve merhametsiz olanlardır. Onların hayvanı yönleri daha ziyade olduğu için, taşıdıkları insan bedenine uyum sağlama zorluğu çekerler. Onların hırçınlık ve asiliklerinin nedeni, ruhsal iç savaşlarıdır.
İşte âlem içinde yaşayanların büyük çoğunluğu, kendilerinin ve karşısındakilerin haleti ruhiyesini bilmediklerinden, birbirlerine yaklaşma sebepleri ne olursa olsun, birbirlerine her zaman acı ve hüsran verirler. Birbirlerini incitirler. Ondan sonra da birbirlerini yargılamaya başlarlar. Hiç bir ferdin adem sıfatı taşıması yeterli değildir. İnsan, âlemde tekâmül edecek ve âlemi tekâmül ettirecektir, eğer bilirse..."


Dedim ki, Ey Sahib-ül âlem, erdemli kişi nasıl bilinir? Onu hangi nişanından tanıyalım?
Buyurdu ki, "Ey gönlümün aynası! Erdemliliğe ermiş kişiyi, güzel ahlâk ve itaatinden tanırsın. Onların en yükseği, kâmil insan'dır. Onlar danesiz değirmen döndürmez. Yâni boş ve fazla konuşmazlar. Kimseyi incitmez, her olur olmazdan incinmezler. Emirlerimize şeksiz, şüphesiz, riyasız itaat ederler. Mutîdirler, onların sevgi ve dostluğunu kazanmak, hazinelere sahip olmaktan daha değerlidir.
Onların himaye ve sohbetlerine girenler hâl ve cezbe sahibi olurlar. Himayesini kendine benzetir. Onların sevgisi hoş, gazapları da müthiş olur. Onların sevgi ve muhabbetlerine sığının, ama gazapların¬dan da sakının. Avcı gibi avını vurup, yaralamazlar. Yok ederler. Biz onlara karışmayız. Onları iradelerinde serbest kıldık. Çünkü, onların her alış-verişi, amelleri ve vicdanları gönülleriyle birdir. Gönül ise hüküm ve fermandan muaftır".
Sultan'dan bunları duyup seyredince, hayretten hayrete girdim. Kendi kendime dedim ki, "Acaba biz sağırlar ve körler ülkesinde miyiz..? Niye bunları duyup görmüyorlar?" O anda Sultan hemen yüzüme baktı! Gönülden geçenleri Sultan'ın duyduğunu, her an, her yerde ve her şeyden haberdar olduğunu unutmuştum.
Buyurdu ki, "Ey sevdiğim, Beden-i vâris'im; onların görünümü fizikîdir. Fizik bedende keramet aranmaz. Hatırlamıyor musun, ilk anda Adem'de öyle idi. Bizim ruhumuzla hayat bulup tam oldu. İnsanlarda bizim cüz'ümüz vardır. Onun için, organları onlara itaat etmezler. Eğer bizim için gönüllerinde bir mekân kursaydılar, biz onlarda da tam olurduk. Onlar da noksansız görüp bilirlerdi. Onlar için cüzî iradelerini kullanmaları yeterlidir. Ama insanların çoğunluğu onu farkedip ona sarılmazlar. Kendi gerçeklerinin o olduğunu bilmezler. Kendilerine dahi sözleri geçmez. O nedenle zavallı ve acz içindedirler.

Halbuki onlar bize yönünü dönse, biz de döneriz. Onlar bize bir adım atsalar, biz onlara on adım atarız. Bize koşsalar, biz onlara uçarız. Onlar bize uçarak gelse, biz anda onlarda mevcut oluruz". Saddakna dedim.
Gerçekten durum ve halleri hiç te iç açıcı değildi. Onlara üzüldük. Gözleri birîbirine bakıyor, açık ama niye biribirlerine çarpıyorlar anlayamadım. Herbiri seslenip konuşuyor, ama kimse kimseyi duy¬muyor. Bazısı da birbirlerinin boynuna ip bağlamış, çekip duruyor. Bazısının ayakları bağlı sürünüyor; bazısı da birilerinin yakasından tutmuş, habire asılıyor.. Bir kısmı biribirini tokatlayıp duruyor; diğerleri biribirinin yüzünü okşuyor. Velhasıl bir acayip haldeler. Onlara bakıp, yaptıklarına bir anlam vermek mümkün değil. Vallahi şaştım kaldım!
Sultan'a, Efendim himmetin olursa, şu babayiğidin elinden şu yaşlı ihtiyarı kurtaralım bari dedim. "Buyur irade senin" dedi. Koşarak onların yanına ulaştım, ulaşmaz olaydım. Bir de ne göreyim! Binlerce domuzun pisliğini binlerce yıl bekletsen, bu kadar pis koku olmaz. Daha ilk nefesimde burnumda bir acı hissettim. Sanki âlem başıma göçtü. Meğer bu koku onların nefeslerinden geliyormuş. Yanlarına yaklaşmak ne mümkün. Beni bir öğürme tuttu. Öğürürken ne göreyim! Bütün iç organlarım ağzımdan çıktı. Elimle tutup hemen koşar adım oradan uzaklaştım. Hem kaçıyor, hemde organlarımı ağzımdan içeri itmeye çalışıyordum. O an gök gürlemeye başladı. Rahmet yağacak diye gökyüzüne baktım. Bir şey yoktu. Bir an Sultan'a baktım meğer benim halime kahkaha ile gülüyor... Dedim ki, ben ecel terleri döküyorum, Sen bana gülüyorsun..!
Bana dedi ki, "Gel gel, dinle. Âlemlerde hiç kimse yoktur ki, malını sevmesin. Hiçbir usta yoktur ki; emek verdiği ürettiği eşyanın gözünde kıymeti olmasın. İşte gördüklerin de bizim eserimiz. Ey sevdiğim, bizim adımıza yanmayan ocaktan kara duman çıkar. Onlar bizim

Adımızı anmış olsalardı, nefeslerinden öyle pis koku gelmezdi. Onlardaki pis koku, onların içindeki nefs atının dışkısıdır. Domuz dışkısından daha fena kokar. Ama onlar, onunla haşır neşir olduklarından farkında değiller. Onlara hoş geliyor. Sen yalnız bunları mı görüyorsun! Gel bak, bunlardan da kötüsü var". Ben sordum, o nedir? Buyurdu ki, "Yaptığı iyiliği anan, yedirdiği lokmayı başa kakan namerdin aşı ve suyu'dur. Bak da gör !" Aman Allah ne göreyim! Gördüğüm şeye bakmaya göz tahammül etmedi. Anlatmak istedim, dil ile ifade mümkün değil.
Demek ki, "münkir" dedikleri bu imiş! İnsanlar eğer bunu bilselerdi, gece gündüz Rabb'lerine; "Ya Rabb, bizi münkir sıfatına sokmaktansa, Lütf’u kerem kıl ki domuz olalım" diye her an dua ve niyazda bulunurlardı.
Şu kadarını diyeyim ki, münkirin 40 kişi sağında, 40 kişi solun¬da gidiyordu. Ne yaptıklarına baktım, ne göreyim? Ayak yerinde tırnaklı hayvan ayağı. Elleri bir acayip kırkparmaklı, parmak yerinde mengeneler var. Kırk arşın uzunlukta ve dışarıda çatal bir dil. Yanında duranlar dili taşıyor. Taşıyıcıların alnının ortasında boynuz var. Bunları ne ben söyliyeyim, ne de siz duyun! Bu ne haldir Sultan'ım? Buna nasıl dayanılır? dedim.
Buyurdu ki, "Baksana halinden şikâyet edip, aman dileyen var mı? O gördüğün 'mahsûl-ü amel'dir. Herkes alış-verişinden memnun. Ortada bir haksızlık ve bir şikâyet olsa idi; Adaletimiz tecellî ederdi". Saddakna dedim. O zaman aklıma bir şey daha geldi, gözüme çarptı. Âlemde herkes bir amel, bir iş ile uğraşıp duruyor. Alıyor, satıyor, ticaret yapıyorum diyor. Satana bakıyorum, kazancından hoşnut değil. Alana bakıyorum, aldığından hoşnut değil. Ticarette, alış-verişte; alanın da satanın da memnun, kazançlı olması gerekir. Pekiyi, bu hal nedir? Satan maliyetini belirtip yeminler ediyor. Alan desen verdiği bedele bakıp kan ağlıyor. Dedim ki, Sultanım; bu ne haldir?

Buyurdu ki, "Biz doğruyu da yanlışı da bir arada gösterdik. Biz onlara kanaati sunarken, hırsı da gösterdik. Kimisi kanaati aldı, kimi¬si hırsı aldı. Hırsı alanlar riyakâr oldular. Onlar iyi yönlerini gösterip, kötü yanlarıyla saldırdı. Onlar avım ancak böyle yakalarlar. Onların herbiri Dünyanın tümüne sahip olsalar, hırsları yine tatmin olmaz; Ay'a, Güneş'e ve yıldızlara sahip olmak için el atarlardı. Bir yerde bir şeyin birikmesi, diğer yandan bir şeyin eksilmesi ile mümkündür. Onlar başkalarının hukukunu gasbettiklerini bilselerdi, ıslâh olurlardı".
Pekiyi Sultanım, hakkı gasp edilen, hakkını ahirette alacak diyorlar. Bu nasıl olacak dedim. "O, yorum! Şaşı ve ukalâ bilginlerin yorumudur. And olsun ki ahiret, onların anladığı gibi değildir. Bu konu çok hassastır. Sana her tecellînin sırrını açmıştık. Ruhların bu âleme gelişlerinin oluşum sürecini bildirmiştik. Bulunduğu halde varlıklı olan, diğer gelişte yoksulluğu da tadacak. Yoksul gelen, varlığı da görecek. Hayatı boyunca ağlayanlar, diğer gelişinde gülecek. Yâni ruhların görmediği bir hâl kalmayacak.
Öyle olmasa idi, hesap gününde onları sorumlu kıldığımız cüzî iradelerinden dolayı nasıl yargılardık? O zaman bu durum, halk ve beyan ettiğimiz hakkaniyet yasasına uyar mıydı? Onlar bilsinler ki, he¬sap günü müşküle düşecek olan Rabb'leri değildir. Pişman olacaklar, nefs'in aklına uyanlardır. Onları, din ve iman sahibi oldukları hakkındaki zanları da kurtarmayacaktır. Din ehli sayılmak yetmez. Din, sadece kurallarına uyulmak suretiyle onları Rabb'lerine götürmez. Kişiyi vuslata erdiren iman, aşk ve teslimiyettir. Güvenmek, sımsıkı ve kopmamacasına sarılmaktır. Bütün varlığı ile sahip çıkmaktır.
Geçmişte ve anda, aslında din mefhumundan haberi olmayan aklı kısalar; insanları bölüp, mezhepler kurdular. Onları fırkalara ayırıp, kendilerine taraftar yaptılar.

Bunlara karşı çıkanları; "Aman Din elden gidiyor, yetişin" velvelesiyle linç edip, yok etmeğe gittiler. Esas gerçeklere ulaşanlar, inzivaya çekilmiştir. Halâ da inzivadadırlar. Onlar, Vahdet-i Vücût sırrına erip, Ene'l Hakk diyebilmişlerdir. Kendi koydukları yasaları din kabul eden ehl'i yobaz bunu nereden bilecek. Onlar bilerek veya bilmeyerek; doğruyu-yanlış, yanlışı-doğru; güzeli-çirkin, çirkini-güzel; varlığı-yokluk, yokluğu-varlık olarak gösterdiler. Onlar şu anda azaptadır. Böyle yapacak olanları da azap bekliyor. Hesap görülecektir" buyurdu.
Saddakna dedim. Ve onları düşündükçe üzüldüm. Sultan'a dedim ki, Ey Adl-i Mutlak Efendim, kişi âzap gördükten sonra, sınavlarında başarılı olup tekrar âzap görmemesi için ne yapmalıdır?
Buyurdu ki, "Ey Sevdiğim, onlara bunları Kelâm ilmiyle açıkça bildirdik. Onlar bulundukları yerde, bir hat ortasında nokta gibidir. Her hattın negatif ve pozitif yönü vardır. Yâni bir tarafı artı, bir tarafı eksidir. Amel ve istekleri negatife meyil verirse, onların seviyeleri daima düşer, artmaz. Pozitife meyil veriyorsa daima yükselir, eksilmez. Biz onlara artıyı ve eksiyi beyan ettik, ama onlar mıknatıslı demirin artı eksisiyle uğraştılar. Hat olarak beyan ettiğimiz düz çizgiye de; aklı kısa, can gözü âmâ ulemalar, "sırat köprüsü" dediler. Öyle yorumladılar. Sözde üzerinden geçemiyenler âzap çukuruna düşüp, orada yanacaklar. Kendi düşünceleri ile kaynayan kazanlar, yanan ocakları tahayyül edip, kurdukları hayâl mekânını öcü gibi anlattılar.
And olsun ki, böyle bir mekân inşâ etmedik. Onların bildiklerini sandıkları sırat köprüsü, işte beyanımız olan bu hattır. Esas sırat kişinin kendisindedir. O da kendi suretidir. Sureti terk etmeyen, yâni geçmeyen, siretteki zat'a ulaşamaz, işte onlar, yaptıkları yanlışlarla, çizdiğimiz hattın ortasındaki noktadan eksi yöne gidenlerdir. Yoksa artı yöne gidenler böyle hatalara düşmezler. Onlar havâi şeylerle uğraşmazlar. İşte, ilâhî kelâmda beyan edilen, "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" deyimi budur. Onların düşünceleri her an bizimledir. Onlar bizi düşünüp bizi konuşur, bizi tefekkür ederler. Bizim bilgi ve ilim hazinelerimizin anahtarlarından onlara birer tane verdik. Onlar hazinelerimize teklifsiz girip çıkarlar.
Ey sevdiğim, böyle kişiler hep vardı. Daima da var olacaktır. Ama sırlarımızı açmakta zamansız ve aşırı olurlarsa, korkarım ki çevrelerinden âzap göreceklerdir. Ölmeleri onlar için kurtuluş olacaktır. Ama bütün âlemdeki varlıklar bilsin ki, onlar bizim yeryüzündeki halifelerimizdir. Bu âleme gönderdik. Her zaman göndereceğiz. Ta...ki hattan artı yönde gidilsin"... O an kendi kendime bakıp dedim ki, "Gö¬nül, bir an olsun uyuma! Her an uyanık olmalısın. Uyanıksan görürsün. Uyuyanın içtiği su bulanıktır" diye kendi kendimi uyardım.

Aniden içimde bir ses işittim: -Amadeyim Efendim! Baktım ki ben uyusam da her an uyanık, itaatkâr ve iman elbiseleri ile bezenmiş azatlı kölem, nefs imiş dile gelen. Sırtını sıvazlayıp, hizmetinden hoşnut ve razıyız; dilerim ki, Sultan da senden razı olsun dedim. "Rahmet Ya-Rabb" diye secdeye vardı. Öylece kala kaldı.
O an tefekküre daldım. Herşey ne kadar ayân-beyân. Sultan, "hattın tam ortasında nokta vardır" diyor. İnsan suretinde bir hat O'nun da ortasında nokta var. Yani göbek var. Ama kendimizdeki noktayı göremeyiz. Gereğinde, tarif için veya bir denge halini anlatabilmek için, “tam ortası, göbeği” deriz. Göbekten aşağı yol alırsak, hatalara noksanlıklara gitmiş oluruz. Ama göbekten yukarı yol alırsak; bütünlüğe, güzelliğe ve hakikate gitmiş oluruz. Demek ki mantıklı düşünceye o zaman varılıyor. Şimdiye kadar ben bunları, nasıl oldu da tefekkür edememiştim. Halbuki Sultan'la birlikte Adem'in içine girdi¬ğimizde, bunların cümlesini orada görmüştüm. Bu makamları, birer birer Sultan'la gezmiştik. Hatta bu makamlarda, Sultan'ın dört büyük ve sadık hizmetkârlarını bile görmüştüm. Bunlar: Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâîl idiler. Sultan, onlara bu isimlerle hitap ediyordu. Ben bunları teker teker görüp müşahade etmiş olduğum halde anlayamazken, başkalarının sadece tebliğ yoluyla anlayıp idrak etmesi o kadar kolay olmasa gerek..!


Velhasıl insandaki bu noktayı iyi anlamak gerekiyormuş. Cenin, ana rahminde bu noktadan hayat bulup tezahür etmiyor mu? Bunlar bu kadar ayan beyan İken bunları nasıl görüp, anlamıyoruz diye düşünürken, hemen Sultan'ın sözünü hatırladım. "Biz onlara bizi bulacak kadar akıl-fikir ve zekâ vermedik" buyurmuştu. Demek ki gerçeklere ve Sultan'a ulaşmak; akıl, fikir ve zekâ işi değildi. O'nu bunlarla aramak, kalburla su taşımaktı! Çünkü bu üç şey, akıl-fikir ve zekâ; kalıplara ve kayıtlara bağlıdır. Bunların hacmi bellidir. Güçlerinden fazla yükü taşıyamazlar. Bunları tefekkür edip anlayınca, hayretler içinde kaldım.
Sultan'ım, ya bize ulaşanlar! Nasıl, hangi yol ve hâl ile geliyor¬lar dedim.
Sultan buyurdu ki; "Ey habîbim, sen önce seyrettiğin peteklerin sırrını çözmedin mi? Herşeyin aşaması, bulunduğu halin inkârıdır. Aklı, fikir ve zekâyı inkâr edende ne kalır?" "Hiç" dedim. "İşte bize, hiç olursa ulaşır" dedi. Saddakna dedim. Ama bütün düşüncelerim allak -bullak oldu. Demek ki birer kelime olan inkâr ve hiç olma kavramları, âlemlere sığmayacak bir sır imiş...
Herşeyde gelişmek için, olumlu düşünce ve emeller ile inkâr, inkâr ve inkâr gerekiyormuş. Ondan sonra da, hiçlik ve yokluk. Bulunduğu varlığı atamayan, inkâr etmeyen, hiçliğe; hiçlikten sonra da sonsuz varlığa yâni, kesretten Vahdet'e geçemez imiş. İşte gerçek varlığı, varlığın Küllünü Vahdet'te bulduğu zaman da Vuslat-ı Yâr olur imiş.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Yorum

Henüz yorum yazılmamış.

Yorum yaz

Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.

Oylama

Sadece üyeler oylayabilir.

Oy verebilmek için lütfen üye olun ya da üye girişi yapın.

Harika! Harika! 100% [1 Oy]
Çok İyi Çok İyi 0% [Oylanmamış]
İyi İyi 0% [Oylanmamış]
Fena Değil Fena Değil 0% [Oylanmamış]
Kötü / Berbat Kötü / Berbat 0% [Oylanmamış]
Sayfa oluşturulma süresi: 0.10 saniye
393,904 Tekil Ziyaretçi